Üst Header Banner Reklam
 
BU ÜLKEDE REJİMİ DEĞİŞTİRMEYE KİMSE YELTENEMEZ!
“Diyor ki, “Valiyi ben tayin edeceğim, kaymakamı ben tayin edeceğim, hâkimi ben tayin edeceğim, savcıyı ben tayin edeceğim, milletvekili listelerini ben belirleyeceğim, belediye başkan adaylarını ben belirleyeceğim, her şeyi ben yapacağım.
17.05.2016 23:28:47
Bu haber 772 kez okundu
BU ÜLKEDE REJİMİ DEĞİŞTİRMEYE KİMSE YELTENEMEZ!

 CHP OLDUĞU SÜRECE BU ÜLKEDE REJİMİ DEĞİŞTİRMEYE KİMSE YELTENEMEZ!

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup Toplantısında yaptığı konuşma şöyle:

Bizleri televizyonları başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarım, bizleri radyolarında dinleyen saygıdeğer yurttaşlarım, radyoları başında izleyen değerli yurttaşlarım; Cumhuriyet Halk Partisi grubundan hepinize en içten selamlarımızı, sevgilerimizi, şükranlarımızı yolluyoruz.

Sözlerime iki mutlu haberle başlamak istiyorum. Beşiktaş’ın şampiyonluğunu kutluyoruz. Fenerbahçe’nin Berlin’deki başarısını kutluyoruz. PTT liginden süper lige çıkan Adana Sporu ve Karabük Sporu da yürekten kutluyoruz. Başkanından teknik direktörüne, futbolcusundan malzemecisine kadar bütün arkadaşları yürekten kutluyoruz.

TÜRKİYE’Yİ ÇAĞDAŞ UYGARLIK DÜZEYİNE ANCAK VE ANCAK CHP ULAŞTIRIR

Sevindiğimiz ikinci olay, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığıyla ilgili. Biliyorsunuz Moody’s diye uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu var. Türkiye dahil pek çok kuruluşun kredi notunu belirler. İzmir’le ilgili yapılan değerlendirme İzmir için, Türkiye için yüz akı bir değerlendirmedir. Bakın değerli arkadaşlar, 2010 tarihinden 2016’ya kadar İzmir Büyükşehir Belediyesinin kredi notu tam 17 basamak yükseldi. İzmir Büyükşehir’in kredi notu nedir biliyor musunuz? Amerika Birleşik Devletleri, Almanya ve İsviçre’nin kredi notuyla eşit. Türkiye’nin kredi notu İzmir Büyükşehir Belediyesinin kredi notunun tam 10 basamak altında. Bu neyi gösteriyor? Cumhuriyet Halk Partili belediyeler halka inanıyorlar, halka güveniyorlar, halka hesap veriyorlar, kul hakkı yemiyorlar ve mücadele ediyorlar. Bu, ayrıca şunu da gösteriyor: CHP iktidarında Türkiye’nin nereye taşınacağını çok iyi gösteriyor. Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeyine ancak ve ancak Cumhuriyet Halk Partisi ulaştırır. Bütün vatandaşlarımın bunu böyle bilmesini isterim. Örnek mi, işte İzmir, isterseniz diğer belediyelerimize de bakın, aynı performans oralarda da var. İzmir’in bir özelliği var, nedir biliyor musunuz? İzmir Büyükşehir Belediyesinin kredi notunu Amerika Birleşik Devletleri’yle, Almanya’yla, İsviçre’yle eşit konuma getiren belediye başkanı 400 küsur yıl hapisle yargılanıyor. İşte bu olayı milletin önüne koymak istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü. Çiftçiler, her toplumun vazgeçilmez sınıfıdır. Eğer bir şey yiyeceksek dönüp çiftçilere bakacağız, toprak ekilecekse dönüp çiftçilere bakacağız, alın teri döken kimdir diye düşündüğümüzde önce çiftçilere bakacağız. O nedenle bütün dünya 14 Mayıs’ı Dünya Çiftçiler Günü olarak kabul etmiştir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk ne demiştir? “Köylü milletin efendisidir.” Evet, onlar bizim efendimiz, onlar bizim baş tacımızdır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında temel sektör ziraattı, çiftçinin üzerinde ağır vergi yükleri vardı. O yükleri kaldıran da yine cumhuriyetin kurucuları. Çiftçiye rahat bir nefes aldırdılar ve onu milletin efendisi olarak kabul ettiler. Geldik, 21. Yüzyıla, 2016’ya. Dünyanın en pahalı mazotunu çitçiye satıyoruz. İlaç parası, dünyanın en pahalı ilacını ona satıyoruz. Gübre, elektrik, her şeyde onun alın terinin karşılığını vermiyoruz. İki Trakya büyüklüğünde alan çiftçi tarafından ekilmiyor, neden? “Zarar ediyoruz, nasıl ekeceğim” diyor. Fındık üreticisi memnun değil, çay üreticisi memnun değil, süt üreticisi memnun değil, patates üreticisi memnun değil, sera altı üretimi yapan çiftçi hayatından memnun değil. Ama onlara şunu söylüyorum: Sadece siz değil, bu memleketin büyük bir kısmı memnun değil, herkes huzursuzluk içinde. Eğer huzurlu bir dünya istiyorsan, sevginin egemen olduğu bir dünya istiyorsan, herkesin huzur içinde caddelerinde, sokaklarında, tarlalarında, fabrikalarında gezip çalıştığı bir Türkiye istiyorsan sevgili kardeşim, adresin çok açık, adresin altı ok ve Cumhuriyet Halk Partisi. Neden bunu söylüyorum sevgili çiftçi kardeşim? Sen bütün bu dertlerle uğraşırken iktidarın tarım bakanı Fransa’da tarım ekonomisine yaptığı katkılardan ötürü şövalye liyakat nişanı aldı yani Türk tarımına değil, Fransız tarımına yaptığı katkılardan ötürü, senin alın terini sömürttü liyakat madalyası aldı. Ben, o liyakat madalyasını senin şerefli göğsüne takacağım çiftçi kardeşim, hiç meraklanma.

TERÖRSÜZ BİR TÜRKİYE DEVRALDILAR, BUGÜN KAN GÖVDEYİ GÖTÜRÜYOR

Değerli arkadaşlarım, geçen hafta sonu Cumartesi, Pazar günü Van’daydım. 81 il başkanımız oradaydı. Bazı arkadaşlarımız Van’ı ilk kez görüyorlar. Bodrum Belediye Başkanımız da gelmişti, ilk kez Van’ı görüyor. “Van kadar güzel bir şehir var mı acaba Türkiye’de?” diye bana soruyordu. Van mahzun, Van acılı, Vanlı da acılı, üzüntülü ve mahzun... Görkemli bir tarihi var, görkemli bir kültürü var, görkemli bir geçmişi var Van’ın, doğal güzellikleri var. Van Denizi var Van Denizi, ama bütün bunların içerisinde Van halkı memnun ve huzurlu değil. Değişik kesimlerle konuştuk, ticaret yapandan tut sade vatandaşa kadar pek çok kişiyle konuştuk, barolarla, onların temsilcileriyle konuştuk, tabip odalarının temsilcileriyle, esnafın sanatkârın temsilcileriyle, fırıncı odalarının temsilcileriyle oturduk konuştuk “Nedir Van’ın sorunları” diye. Alt alta sıraladılar “Ne olursunuz bunu Parlamentoda gündeme getirin” dediler. Ama ben özellikle bu toplantıda Vanlı kardeşlerime seslenmek istiyorum: Deprem sonrası yaralar tam sarılmadı. Depremde oraya en çok giden genel başkan benim, yılbaşını bile Vanlılarla geçirdim. Onların acıları vardı, onların dertleriyle ben beraber oldum. Terör nasıl burada bir numaralı sorunsa orada da bir numaralı sorun, terörden herkes bıkmış, herkes yılmış, terör istemiyor “Biz memleketimizde huzur içinde yaşamak istiyoruz” diyorlar. Terör, bir numaralı sorun olmaya orada da devam ediyor. Terörden kaçan Yüksekovalılar var, en az 40 bin kişi olduğu söyleniyor. Bazı arkadaşlar da bunun 80 bin kişi olduğunu söylüyorlar ama ister 40 bin ister 10 bin, ister 80 bin, Yüksekova’dan kaçıp Van’a gelmişler. Bir apartman dairesinin her odasında ayrı bir aile oturuyor. Diyorlar ki “Şu ana kadar bize sadece 500 lira kira yardımı ettiler, başka bir para verilmedi, başka bir yardım yapılmadı. Biz, terörün bitmesini yürekten istiyoruz ve kendi ilçemize dönmek istiyoruz. Madem bizi oradan çıkaracaklardı önceden niye hazırlık yapmadılar? Bizim oturacağımız yerleri bize vermeleri lazım.” Diyorlar ki “Hadi bazılarımızın durumu iyi, gelirken parayla geldik. Hazıra dağ mı dayanır?” diyorlar. “Gelir yok, başka bir şey yok, harca harca bir gün bitecek, ne olacak bizim bu hâlimiz? Biz bu memleketin vatandaşıyız. Kendi ülkemizde huzur içinde yaşamak istiyoruz” diyorlar. Onların da hakları değerli arkadaşlarım. Yani diyorlar ki burada Suriyeli mülteciler var, biz de Van’da mülteci durumundayız, perişan vaziyetteyiz.

Değerli arkadaşlarım, terör nedeniyle tarım ve hayvancılığın bittiğini ve turizmin de büyük darbe aldığı bize söylendi. O rakamları da zaten biz bütün ayrıntılarıyla derledik, arkadaşlarımız Genel Kurulda bunları dile getirecekler. Van Ticaret Sanayi Odası Başkanı bizi karşılayıp konuşma yaparken “Türkiye’nin en borçlu kentine hoş geldiniz Sayın Genel Başkan” diye bir cümle kurdu, Türkiye’nin en borçlu kenti. “Deprem sonrası TOKİ konutları yapıldı, şimdi ödemeler başlayacak, ekonomi durmuş vaziyette, taksitler ödenmiyor, terör nedeniyle çekler, senetler karşılıksız, dolayısıyla hepimiz perişan vaziyetteyiz ve buradan bizim kurtulmamız lazım” diye bize dert yanıyorlar. Sınır ticareti bizim için çok önemli ve sınır ticaretinin açılmasını istiyorlar. “İşsizlik had safhada, gençlerimizin tamamı işsiz, bunlara iş bulunması lazım ama bir taraftan terör bir taraftan işsizlik, biz bunaldık” diyorlar. “Altıncı bölge teşvikten yararlanıyoruz, doğrudur ama olağan şartlarda bu olur ama hiçbir zaman biz olağan şartları yaşamadık, hep olağanüstü şartlardayız. Eğer teşvik yapılacaksa olağanüstü şartlara uygun teşviklerin yapılması lazım” diyorlar. Ve şunu da söylüyorlar: “Van Gölü hızla kirleniyor. Van Gölünü koruyacak özel bir kanun çıkarın.” Sevgili grup başkan vekillerim, Van’la derhal ilişkiye geçin, Van Gölünün korunmasıyla ilgili bir kanun teklifini hazırlayalım, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanına sunmuş olalım.

Terörün birinci sorun olduğunu söyledik. Sıra bana geldi ve konuştum, Vanlı kardeşlerime de konuştum. Terör, sadece sizin gündeminizde değil, Türkiye’nin gündeminde. Önce şu konuda uzlaşmamız lazım: Terör kimden gelirse gelsin, nereden gelirse gelsin, amacı ne olursa olsun hep beraber teröre karşı ortak tavır sergilemeliyiz. Bu konuda hepimiz uzlaşmalıyız. İster Vanlı, ister Karslı, ister Hakkârili, ister Trabzonlu, ister Edirneli, ister Muğlalı hep beraber… Terör insanlık suçudur ve teröre karşı hepimiz açık ve net bir tavır takınmak zorundayız. Bunu söyledim ve bu konuda bizim duyarlılığımızı bütün bölgenin de taşıması gerektiğini söyledim. Teröre karşı ortak tavır takınırsak daha başarılı sonuçlar alırız diye söyledim. Ve şunu söylemekten de kendimi alıkoyamadım: 2002’de iktidara geldiler, Türkiye’de terör var mıydı? Yoktu. 2002’de terörsüz bir Türkiye devraldılar. Bugün, kan gövdeyi götürüyor, binlerce kişi bulundukları yerlerden gitmiş, şehirler silah deposuna dönüşmüş durumda, evler bombalanıyor terörden temizlenmek için, masum çocuklar, kadınlar, aileler yerlerinden yurtlarından edildi ve gidecekleri yer yok bu insanlar için.

TÜRKİYE’Yİ BU HALE GETİREN KAÇAK SARAYDA OTURANDIR

Değerli arkadaşlarım, soru şu: Türkiye’yi bu hâle kim getirdi? Van’daki taksi şoförü mü getirdi? Hakkâri’deki bakkal arkadaşımız mı getirdi? Diyarbakır’daki taksi şoförü Şehmuz mu getirdi? Bu hâle getiren kaçak sarayda oturan diktatör bozuntusudur, herkes böyle bilsin. 7 Haziran’dan bu yana 500’ü aşkın şehit verdik arkadaşlar, 500 eve ateş düştü. Bunun sorumlusu kim? Bunun sorumlusunun kim olduğunu biliyorum ama Vanlı kardeşime de, Hakkârili kardeşime de, Edirne, Muğla, Çankırı, Çorum’daki kardeşime de sesleniyorum: Sen kendi vicdanına soracaksın, bu işin sorumlusu kimdir diye soracaksın. Bu soruyu kendine sormazsan Türkiye’de demokrasi kaybeder. Bu soruyu kendimize soracağız, kim bu işin sorumlusu? Şehirler silah deposuna döndürülürken, Valilere talimat verip “Sakın bunlara dokunmayın” diyen kimdir? Bakın size 23 Kasım 2014, siyaseti bıraktığını söyleyen Mehmet Ali Şahin’in bir açıklamasını sizlerle paylaşacağım: “Güneydoğu Bölgesinde terör örgütü vergi topluyor, ne diyorsun?” diyorlar. Sayın Şahin’in verdiği cevap: “Evet, buna benzer duyumlar, duyumların ötesinde bilgiler ve tespitler bizler tarafından da yapıldı. Hükümetimiz tarafından da devletin yetkili organları tarafından da yapıldı” diyor. Peki kardeşim, terör örgütü vergi toplarken bu ülkenin hükümeti sen değil miydin? Bakanı sen değil miydin? Başbakanı kaçak sarayda oturan adam değil miydi? Sen bunun hesabını verdin mi?

GELEN HER ŞEHİDİN, ÖLEN HER ÇOCUĞUN SORUMLUSU BUNLARDIR

Ben neden diyorum ki bu Hükümet ve kaçak sarayda oturan zat, terör örgütüne yardım ve yataklık yapmışlardır, bunu açık ve net söylüyorum, terör örgütünün sponsoru, terör örgütünün hamisi, yardım ve yataklık yapanı bunlardır. Bütün milletimin bunu bilmesini isterim. Gelen her şehidin sorumlusu bunlardır, ölen her çocuğun sorumlusu bunlardır. Bizi terörle baş başa bıraktılar, yazık günah bu millete. “Analar ağlamasın” diyorlardı, ağlamadık ana bırakmadılar. Çocuğu şehit olmayan anne bile “televizyonu izleyemiyorum, şehitlere üzülüyorum” diyor. “Haberleri izleyemiyorum” diyor, “Feryatları duymak istemiyorum” diyor. Bunları yapan kim? On dört yıldır bu ülkenin başına bela olan o diktatör bozuntusudur.

YAPILAN YOLSUZLUK ULUSLARARASI BELGELERE GEÇTİ

Terörde zaten namımız dünyayı sarmış vaziyette, bütün dünya Türkiye’yi kaygıyla izliyor “Nereye gidecek” diye bakıyorlar bu ülkeye. Ama adımız sadece terörle değil, yolsuzlukla da ünlendi. Uluslararası belgelere Türkiye’nin yolsuzluğu da geçti ve merak ediyorum, Amerika’nın bir kuruluşu var, Uluslararası Kalkınma Kurumu. Bu kurumun özelliği belli yerlere insani yardım yapması. Suriye’de de ciddi insanlık dramları var, Suriye’ye de insani yardım yapıyorlar bu kuruluş aracılığıyla, insani yardım yapıyorlar yani bizdeki gibi üstüne ilaç, altına silah değil, buradaki sivil toplum örgütleri aracılığıyla Ürdün’den ve Türkiye’den bölgeye insani yardım yapıyorlar. 6 Mayıs 2016’da bu kuruluş bir açıklama yaptı değerli arkadaşlarım. Diyor ki –aynen okuyorum- “Şu ana kadar yürütülen soruşturmada –Türkiye ile ilgili olarak- Suriye’ye insani yardım gönderilmesi için yapılan alım satım sözleşmelerinde ticari işletmeler, yardım kuruluşu çalışanları ve diğer kişilerin oluşturduğu bir ihale yolsuzluğu, rüşvet ve çıkar ağı kurulduğu belirlenmiştir.” Yani ben Türkiye’deki kuruluşlar aracılığıyla yardım götüreceğim, Türkiye’den yardım götürüyorum ama öyle bir çıkar ağı kurmuşlar ki bizim yardım yapmamızı engelliyorlar, kendileri malı götürüyorlar. Evet, bunu 6 Mayıs 2016’da söylüyor. Tabii, onların bilmediği bir gerçek var, aslında bilip de dile getirmedikleri bir gerçek var. En tepedeki malı götürürse aşağıdaki da diyor ki “Benim başım mı kel, ben de götürürüm, hep beraber götürelim” diyor. “Sen malı götürüyorsun, ben de götüreceğim” diyor.

Bakın değerli arkadaşlar, 6 Mayıs’ta bir açıklama daha yapıyorlar. “Türkiye üzerinden yaptığımız yardımları durdurduk” diyorlar, yolsuzluk yaptıkları için ve çok önemli bir cümle kuruyorlar. Bunu, bizim bütün iş adamlarımız, bütün iş dünyası duysun: “Amerikan vergi mükellefinin parasının yolsuzluk ve suiistimal konusu olması karşısında politikamız sıfır toleranstır” diyor. “Ben, Amerikalı iş adamının ödediği vergiyle insani yardım yapıyorum, birileri yolsuzluk yaparsa benim toleransım sıfırdır” diyor. Peki, bizim iş adamlarımız bu konuda duyarlı mı? Yolsuzluklar yapılıyor seslerini çıkarıyorlar mı? Ödedikleri vergilerin hesabını vermiyorlar, seslerini çıkarıyorlar mı? Çıkaramıyorlar seslerini. Sesini çıkaramazsan sen demokrasiden yana bir kuruluş değilsin, sen demokrasiyi savunmuyorsun demektir.

SAVCI DEDİĞİN ADAM BİRİLERİNİN UŞAKLIĞINI YAPMAZ

Değerli arkadaşlarım, dikkatinizi mutlaka çekmiştir, Türkiye’de hükümet yok. Usulen bir başbakan var, doğru; usulen bakanlar da var, dünyanın sorununu yaşıyoruz ama hükümet yok. Niye hükümet yok? Çünkü hükümete karşı Saray Darbesi yapıldı, 4 Mayıs’ta Saray Darbesi yapıldı. Bu bir anayasal suçtur, meşru bir hükümete karşı darbe gerçekleşmiştir. Peki, şimdi ben, ikide bir bizim hakkımızda fezleke düzenleyen savcılara seslenmek istiyorum: Siz, cumhuriyetin savcısı değil misiniz? Siz, Anayasanın güvencesi değil misiniz? Siz, neden birilerinin taşeronluğunu yapıyorsunuz? Saray Darbesi gerçekleşti, neden konuyu soruşturmuyorsunuz? Soruşturabilirler mi? Soruşturamazlar. Savcı dediğin adam yürekli adamdır. Savcı dediğin adam cumhuriyeti korur, savcı dediğin adam birilerinin uşaklığını yapmaz. Savcı dediğin adam darbe olunca soruşturmayı açar, nokta.

SARAY DARBECİLERİ DE GÜN GELECEK HESABINI VERECEKLERDİR

Peki, darbeye karşı Davutoğlu ne diyor? Hepiniz biliyorsunuz. “Görev süremizin dört yıl sürmemesi benim tercihim değil” diyor. “Bir zaruretin sonucudur” diyor. Sayın Davutoğlu, o zaruret nedir? 23 milyon 600 bin kişinin oyunu aldın, niye milli iradeye sahip çıkmadın? Bana oy veren vatandaş var, ben bunların hakkını göz ardı edemem niye demedin? Diyemedi. 64’üncü Hükümete karşı bir Saray Darbesi gerçekleşmiştir. Tarih bunu böyle yazacaktır. Hiç kimse meraklanmasın, 12 Eylül darbecileri nasıl yargılandıysa, 28 Şubat darbecileri nasıl yargılandıysa bu darbeciler de gün gelecek hesabını vereceklerdir.

Bir gerçek daha ortaya çıktı. Adalet ve Kalkınma Partisinin bizim anladığımız anlamda demokrasiyi savunan bir parti olmadığı gerçeği çıktı. Adalet ve Kalkınma Partisi, Kuzey Kore modeline göre görev yapan bir partidir. Biliyorsunuz Kuzey Kore’de de bir diktatör var. Bütün dünyada alay konusu; bizde de bir diktatör var, o da bütün dünyada alay konusu. Onlarda da bir parti var, bizde de bir parti var. Ne demek? Bir parti, bir kişinin iki dudağına kendisini hapsetmiş vaziyette. Böyle bir şey olabilir mi? Demokrasilerde böyle bir şey olabilir mi? İtiraz etmesi lazım, birilerinin çıkması lazım, “Ya, bu ülkede demokrasi var” demesi lazım; diyemiyorlar. Diktatör buyurdu, “Gel bakayım Davutoğlu” dedi, Davutoğlu gitti. “İstifa edeceksin” dedi, “Emredersiniz, istifamı buyurun veriyorum size” dedi. Efendim, halkın iradesi! Bırak halkın iradesini, halk dediğin kimdir diyor. Benim diyor halk dediğin. Milli irade! “Geç onları, geç” diyor, “Milli irade benim” diyor. “Seni ben mi getirdim?” “Ben getirdim.” “Şimdi sana diyorum ki dilekçeni ver ve paşa paşa ayrıl.” Dilekçesini verdi, paşa paşa ayrıldı. Mağdurları oynuyor, mağdurları oynayamazsın Sayın Davutoğlu. Sen, yürekli bir adamsan sonuna kadar demokrasiyi savunacaktın. 23 milyon 600 bin kişinin oyunu ve hakkını savunacaktın sen.

AKLINI KULLANMAYAN ADAMA “DÜŞÜK PROFİLLİ” DENİR

Sonra ne oldu? Diktatör buyurdu, tamam Davutoğlu gidecek, ne olacak? Bir Başbakan istiyorum. Nasıl birisi olsun? Efendim, düşük profilli birisi olsun. Bir baktık hepsi sıraya girmişler, “Vallahi o düşük profilli değil, asıl düşük profilli adam, beni seç” diyor. Şimdi milletime sesleniyorum, sevgili vatandaşlarıma sesleniyorum: Allah aşkına böyle parti olur mu ya? Böyle demokrasi olur mu ya? Sıraya girmişler “Vallahi” diyor, “Sakın onu seçme” diyor “O, biraz yüksek profilli, ben daha da düşüğüm hatta çukurdayım ben, beni seç, ne dersen yapacağım, ne emredersen yapacağım. 24 saat yatarım, yeter ki sen beni seç” diyor. “Çünkü benden daha düşük bir profilli adam yoktur” diyor. Pes vallahi. Peki, düşük profil ne demek? Aklını kullanmayan adama düşük profilli adam denir çünkü aklını başkasına kiraya vermiş vaziyette. Bu kişilere aynı zamanda dalkavuk da denir çünkü ne denirse “Emredersiniz” diyecek.

Değerli arkadaşlarım, bu yetiyor mu? Hayır, yetmiyor. Diktatör yine buyurmuş: “Efendim, mutlaka bıyıklı olması lazım” Bir bakıyorsunuz herkes bıyık bırakmış. Niye bıyık bıraktın? “Zaten ben düşük profilli bir adamım. O da ‘bıyık bırakın’ dedi. Ben de bıyık bırakmaya başladım, belki beni seçer” diye. Şimdi vatandaşlarıma sesleniyorum, bütün vatandaşlarıma sesleniyorum: Siz, böyle bir başbakan seçim tarzını Türkiye Cumhuriyeti tarihini bıraktım, dünya tarihinde gördünüz mü Allah aşkına, dünya tarihinde? Ya, böyle demokrasi mi olur? Ayıp değil mi ya. Yazık günah değil mi bu ülkeye. Bunların hepsinin hesabının verilmesi lazım.

ALLAH AŞKINA SEN NE OLMAK İSTİYORSUN

Tabii, bıyığı arada bir kıvırıp “Vallahi en düşük profilli adam benim” diye ortalıkta gezen Milyon Ali… Milyon Ali diyor ki “Emriniz olur” diyor, “Hiç vazgeçmem.” Ayrıca, diktatöre soruyorlar, diyorlar ki “Ya, efendim, siz tarafsız kalacağınıza dair namusunuz ve şerefiniz üzerine yemin etmiştiniz yani bir partinin işine bu kadar niye karışıyorsun? Yazık günah. Namus ve şeref kavramı Anadolu’da çok önemlidir. Bu topluluğun tarihinde, özgeçmişinde vardır namus ve şeref. Diktatör “Ne demek namus ve şeref, olmayan bir şey tartışılır mı?” diyor. Evet, olmayan bir şey tartışılır mı? Sende olmayanı biz tartışacağız. Soruyorlar: “Peki, ne istiyorsun arkadaş? Profil dedin, düşük, tamam; bıyıklı dedin, tamam; önüne yatma, o da tamam; ne dersen o da olacak, on dört yıldır yapıyorsun, cumhurbaşkanı seçildin, başbakanlık yapıyorsun, belediye başkanlığı da yapıyorsun, hiçbir makamı terk etmiyorsun Allah aşkına sen ne olmak istiyorsun? Gayet güzel diyor ki “Ben başkan olmak istiyorum” diyor. Soruyorlar “Amerika’daki gibi, Obama gibi mi bir başkan olmak istiyorsun?” “Olur mu, o zavallı bir adam, bir büyükelçi bile tayin edemiyor” diyor. Sen ne istiyorsun? “Valiyi ben tayin edeceğim, kaymakamı ben tayin edeceğim, hâkimi ben tayin edeceğim, savcıyı ben tayin edeceğim, milletvekili listelerini ben belirleyeceğim, belediye başkan adaylarını ben belirleyeceğim, her şeyi ben yapacağım, hele şu yasama organı, hele hele şu yargı, bunlar da ayak bağı, bunları da kaldıracağım. Siz beni seçin gerisi Allah kerim” diyor. Değerli arkadaşlarım, böyle bir şey olabilir mi? Olamaz. Ne dedik? Sen, böyle bir demokrasiyi bizim bedenimizi çiğnemeden hayata geçiremezsin, nokta.

ŞİMDİ DİKTATÖR BOZUNTUSU, O ZAMAN TAM DİKTATÖR OLACAK

Şimdi, başkanlık nedir? Millet de bilmiyor, vatandaş da bilmiyor, ne istiyor diye. Şimdi, ben söylersem diyecekler ki ya, bu zaten ana muhalefet partisinin genel başkanı, dolayısıyla bu her şeye muhalefet ediyor. Şimdi, Star Gazetesi’nde, malum ya havuz medyasından, orada “Açık Görüş” diye bir yazı yayınlandı. Yazıyı yazan Adnan Küçük, Kırıkkale Üniversitesinde Yardımcı Doçent... Şimdi, bakın “en çok sorulan sorunlar ve kaygılar” diye bir bölümü var. Hiçbir yorum yapmadan aynen okuyorum. “Türkiye’de başkanlık sistemiyle birlikte zorunlu olarak federal devlet yapısı ya da özerk yönetim de benimsenecek. Bunun neticesinde de ülke bölünüp parçalanacak. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?” Ben boşuna mı diyorum, bu kaçak sarayda oturan en büyük bölücüdür diye, bunun için söylüyorum zaten. Ben söylemiyorum bakın, onlar yazıyorlar. Devam ediyor: “Bütün yetkiler başkanda toplandığı zaman herkesi korkutan başkanın diktatör olması nasıl önlenecek?” Şimdi diktatör bozuntusu, o zaman tam diktatör olacak! Nasıl önlenecek? Adam zaten diktatör, neyini önleyeceksin? Ama unutmasın, ne dedim? Bir tek CHP’li bile Mecliste olsa sen bunu gerçekleştiremezsin arkadaş, bir tek CHP’li!

Devam ediyor. “Yeni anayasa ile terörün çözümlenmesi konusunda ne tür iyileştirmeler olacak?” O da belli “Taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayacağım” diyor. “Ben başkanım, istediğimi asarım, istediğimi keserim” diyor. Bu soruya ne gerek var. Devam ediyor: “Başkanı denetleyecek bir kurum olacak mı?” Ya, narsist adamlar denetlenir mi? Narsistlerin temel özeliği vardır, kuralları kendileri koyarlar, başka hiçbir kurala uymazlar. Denetlenecek, ne denetlenmesi. 23 milyon 600 bin oy alan bir partinin başkanına darbe yapıyor, denetleyen kim? Eleştiren kim? CHP dışında bu olayın üstüne giden kim? Demokrasiyi savunan kim? Hukukun üstünlüğünü savunan kim? Yargı bağımsızlığını savunan kim?

MİLLET CAN DERDİNDE, İLGİLENEN YOK

Tabii, millet can derdinde. 6 milyonu aşkın işsiz var. Bunların derdiyle ilgilenen var mı? Hiç yok. Sadece biz ilgileniyoruz, her seferinde dile getiriyoruz. 6 milyonu aşkın işsiz, ne olacak bu çocuklar? Gencecik, pırıl pırıl çocuklarımız, 6 milyon. 17 milyon yoksulumuz var; 3 milyon 750 bin hanede oturuyorlar. Kim mücadele edecek? Biz mücadele edeceğiz. Hiç kimse endişe etmesin değerli arkadaşlarım. Bu diktatör bozuntusu demiş ki “Biz ancak Kızılay’a kan veririz.” Lafa bak, lafa. Tabii, şunu söylemek istiyor: Kızılay para verirse kanımızı veririz. Ben biliyorum zaten, kanı bile sen parayla satarsın, kanı bile parayla satarsın sen.

SENİN ELLERİN KADAR DİŞLERİN DE KANLI

Demiş ki “Biz halktan besleniyoruz, biz kandan değil halktan besleniyoruz.” Şimdi, senin kandan beslendiğin çok açık, Suriye örneği ortada, binlerce kişi, bakın yüz binlerce kişi hayatını kaybetti. 3 milyona yakın kişi şu anda Türkiye’de mülteci konumunda. O ölenlerin tamamının kanı senin ellerinde, senin dişlerin de kanlı, ellerin kadar dişlerin de kanlı senin. MİT tırlarını gönderdin oraya, silah gönderdin oraya, niye gönderdin silahı? İnsanlar katledilsin diye gönderdin. Hâlâ insanlar öldürülüyor? Nerede? Zara’da öldürülüyor, masum insanlar öldürülüyor. Onların tamamının sorumlusu sensin. Ergenekon’a bakın, davaların savcısı değil miydin? O olaylarda hayatını kaybedenler ve onların acıları hâlâ yüreğimizde, onların sorumlusu kim? “Ben bu davların savcısıyım” diyen sen değil misin? Sen kandan beslenen birisisin, kandan besleniyorsun. 15 yaşında Berkin Elvan, 15 yaşında, ya, “Allah rahmet eylesin” bile demedi. Annesini seçim meydanlarında yuhalattın. Sende din var mı, iman var mı, ahlak var mı, namus var mı, şeref var mı sende, söyle bakalım ne var sende? Sen kandan besleniyorsun, kandan, gerginlikten, şiddetten besleniyorsun, bunlardan besleniyorsun sen. Ne diyordu? “400 milletvekili verin, bu işi huzur içinde çözelim. Vermezseniz işte böyle yaparım, her gün kan gelir, her gün şehit gelir, her gün insanlar ölür.” Milleti şantajla tehdit ediyordu, yakışır mı bu? İnsanda biraz utanma olur. Ar damarı olan birisi bunu söylemez.

MİLLETİ SOYUP SOĞANA ÇEVİRDİN

Değerli arkadaşlarım, kahraman şehitlerimiz, sekiz şehidimiz bakın, sekiz şehidimizin olduğu gün beyefendi nikah töreni yapıyor. Nikahını yaparsın kardeşim, mütevazı yaparsın, biz de çoluk çocuk evlendirdik, ne demek böyle bir şey? 23 Nisan’ı yasaklarsın, neden? Şehitlerimiz var. Ama öbür tarafta gider, her türlü pisliği yersin. Bunu affetmiyorum. Halktan besleniyormuş! Senin halktan beslendiğini çok iyi biliyorum. Ya, milleti soyup soğana çevirdin, daha nereden besleneceksin? 33 milyar lira, elektrikteki kayıp kaçak 33 milyar lira. Bunu kime fatura ediyor? Kayıp ve kaçak yapmayan, namusuyla elektrik bedelini ödeyen vatandaştan parayı isteyeceğim diyor, bundan alacağım diyor. Sen milleti soyuyorsun. Doğru, oradan besleniyorsun, onu da biliyorum. Efendim, “diktatörler kan dökermiş. Diktatörler kin ve nefret tohumları ekermiş.” Dön kendine bak, aynada bir sor bakayım kendine, kim bu adam diye. Bak, göreceksin orada kim olduğunu.

İDAMLARA HER DÖNEM KARŞI ÇIKTIK

Bir şey daha var değerli arkadaşlarım. Rahmetli Menderes’in adını ağzına alarak Cumhuriyet Halk Partisini suçladı. Bir: Sakın ola ki bir daha rahmetli Menderes’in adını ağzına alma, yakışmıyor. O, namuslu adamdı; o, şerefli adamdı; o, düzgün adamdı; o, çocuklarının ticaret yapmasına bile izin vermedi “Ben politikacıyım, şaibesi olur” diye. Bak Menderes’in torunlarına, git sor bakayım torunlarına, pırıl pırıl hepsi, cumhuriyeti savunuyorlar, hepsi Mustafa Kemal’e borçlu olduklarını biliyorlar.

İdamlarla ilgili bir gerçeği daha size açıklayacağım, bütün vatandaşlarıma. 27 Mayıs ihtilalinden sonra yargılamalar oldu, idam kararları çıktı, Menderes ve arkadaşları idam edildi. Siyasi idama her zaman karşı çıktık, hayatımın her döneminde. Siyasi düşüncesinden ötürü hiç kimse idam edilmemeli. Hiçbir ayrım da yapmadım ama bu yaptı. Suudi Arabistan’da 47 kişi idam edildi. Dedi ki “Efendim, Suudi Arabistan’ın kanunlarında var, İran’da da var, idam olabilir.” Biz karşı çıktık. Mısır’da yapılan darbe sonucu idamlara da karşı çıktık. Oraya geçen dönem iki büyükelçi arkadaşımızı gönderdik, milletvekili arkadaşımızla, gidin ve kendileriyle konuşun, deyin ki siyasi idamlar doğru değildir, eğer bu konuda bir toplum hangi acıları çekiyor ve öğrenmek istiyorsanız Türkiye’nin tarihine bakın. Bunu söyledik, idama karşıyız. Ama bir şey oldu, Bangladeş’te de bir kişiyi idam ettiler. Erdoğan köpürdü “Vay, nasıl idam edersiniz?” diye. Suudi Arabistan’da 47 kişi idam edilirken “Onların kanununda var” diyorsun, e, onların da kanunlarında var. İnsanda biraz omurga olur, insanda biraz ilkeli davranma olur. İdama karşıysan her dönem, her ortamda idama karşı çık kardeşim. Rahmetli İnönü, idam kararları verildiğinde -14 Eylül 161’de- o dönemin bütün siyasi partilerinin genel başkanlarını topluyor, diyor ki “Ortak bir mektup yazalım ve idamlara karşı çıkalım.” Yazının orijinali burada değerli arkadaşlar. 14 Eylül 1961, altında kimlerin imzası var: CHP Genel Başkanı İsmet İnönü, Adalet Partisi Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala, MSP Genel Başkanı Enver Adakan, Yeni Türkiye Partisi Genel Başkanı Ekrem Alican. Hep beraber diyorlar ki “Biz idamlara karşıyız, idamları yapmayın” diyorlar. Sonra, İsmet İnönü, oturup tek başına, sadece kendi imzasıyla bir yazı daha yazıyor, o da 15 Eylül 1961’de, bu da orijinali. Kendisi kaleme alıyor, kendisi yazıyor, dört sayfalık bir mektup. Mektupta ne diyorlar değerli arkadaşlarım, söylenen şu: Milli Birlik Komitesine diyorlar ki “Eğer siz bu idamları onaylarsanız bunu ordunun etkisiyle yaptığınız düşünülür, ayrıca kansız bir ihtilale kan bulaştırmış olursunuz. Bunu yapmayın. İnfazın gerçekleştirilmesi ordunun şerefine yakışmaz. Bu durum millet ile ordu arasına kızgınlık sokar. Tarih önünde karar verenlere ve verdirenlere de büyük vebal yükler.” Sadece bu mu? Hayır arkadaşlar. Menderes ailesinden bir örnek vereceğim size. Merhum Adnan Menderes anılarını yazıyordu. Vefat ettikten sonra eşi Ümran Menderes bu anıları yayınladı. Kitabın adı “Babam ve Ben. Bir çocuğun iktidarla ve darbeyle yüzleştiği anlar.” Kitabın adı bu. Kitabın bir bölümünü vicdan sahibi herkese okuyorum, anıları şöyle: “İsmet Paşa o vakit Tandoğan Meydanında Anıtkabre yakın Ayten Sokaktaki evinde oturuyordu. Annemle bir taksi çağırdık, sadece ikimiz atladık ve oraya gittik.” Rahmetli Menderes’in eşi ve Aydın Menderes. “Rahmetli Mevhibe Hanımefendi bizi evin sokak kapısında karşıladı. İçeri aldı, buyur etti. ‘Bakın Paşam, kim gelmiş?’ dedi. Oturma salonuna geçtik. İsmet Paşa ayaktaydı. Annemin elini sıktı, buyur etti, oturduk. Annem sözü uzatmadan Paşam, Adnan’ı siz de tanırsınız. Bu millete ve memlekete en ufak zararı dokunmuş insan değildir. İdamı çok büyük haksızlık olur. Muhakkak ki sizin sözünüz geçerlidir. Şükran duyuyoruz, bu yolda lütfedip girişimde bulunduğunuzu da işittik. Bir kez daha tekrarlarsanız umulur ki bir sonuç verebilir, dedi. İsmet Paşa cevaben Evet, mektup yazdım. Elimden gelenleri yaptım ancak bunlar çılgın vaziyetteler. Bu cümlesi aynen böyle idi. Bir türlü söz dinlemiyorlar. Laftan anlamıyorlar. Yeni bir teşebbüsün öncekilerden farklı bir sonucu olmayacaktır, dedi. O anda İsmet Paşanın yüzüne baktım, gözleri nemliydi. Samimi olarak üzgün görünüyordu. Annem de o sahneyi görmüştü. Daha sonra o günkü izlenimlerimizi annemle birçok sefer paylaştık.” Şimdi, bu gerçeği bu kadar acımasızca ancak bir diktatör anlatabilir, bu kadar saptırabilir. Ortada bir gerçek var ve ortada bir acı var. Acının engellenmesi için en ciddi mücadeleyi bütün partilerle beraber İsmet Paşa da yapıyor. İdamlara her dönem karşı çıktık, sadece Adnan Menderes mi? Değil, arkadaşlar, diğer idamlara da biz karşı çıktık. İdamların kaldırılmasıyla ilgili karar da rahmetli Ecevit döneminde alınmıştır çünkü idam, geri dönüşü olmayan bir yoldur. Kişi sonradan haklı çıksa dahi idamdan sonra artık geri dönüşü yoktur değerli arkadaşlar. Biz her zaman demokrasiyi savunduk, demokrasiden yana olduk.

TÜRKİYE’Yİ BABASININ ÇİFTLİĞİ SANIYOR

TOBB Genel Kurulunda bir konuşma yaptım, kıyamet koptu. Ne demişiz? Daha önce burada defalarca dediğimi yine tekrarladım, yeni bir şey değil aslında. Kıyamet koptu, vay efendim, sen nasıl böyle dersin? Kan dedik ya, kandan besleniyorlar ya, kan deyince tamam, bize bir şey düştü diye bekliyorlar herhâlde yarasalar gibi. Okuyorum, aynen okuyorum: “Bir kişi konuşacak, Türkiye susacak. Bir kişi konuşacak, hâkim ona göre karar verecek. Bir kişi konuşacak, milletvekili listeleri ona göre belirlenecek. Bir kişi konuşacak, savcılar harekete geçecek. Bir kişi konuşacak, gazeteciler hapse girecek. Bir kişi konuşacak, bir partiye genel başkan seçilecek. Bir kişi konuşacak, onun keyfine göre rejim değişecek. Böyle bir başkanlık sistemini kan dökmeden bu ülkede gerçekleştiremezsin” diyorum. Evet gerçekleştiremez. Birileri, Türkiye’yi babasının çiftliği sanıyor. Hiç meraklanma sevgili vatandaşlarım, korkusuz ol, yılma, yürekli ol, CHP olduğu sürece bu ülkede rejimi değiştirmeye kimse yeltenemez.

Anahtar Kelimeler
YORUMLAR
 
 
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
Henüz yorum yapılmamış ilk yorum yapan siz olun...
2
Sağ 300x250 Reklam
YAZARLAR