Üst Header Banner Reklam
 
Cumhurbaşkanı Namusuna Ve Şerefine Sahip Çıkmazsa Kim Çıkacak
KILIÇDAROĞLU'NDAN AĞIR SÖZLER. Bir ülkenin Cumhurbaşkanı namusuna ve şerefine sahip çıkmazsa kim sahip çıkacak?
23.12.2015 05:26:16
Bu haber 812 kez okundu
Cumhurbaşkanı Namusuna Ve Şerefine Sahip Çıkmazsa Kim Çıkacak

 KILIÇDAROĞLU’NUN TBMM GRUP KONUŞMASI

CHP Lideri TBMM Grup Konuşmasında çok ağır sözler sarf etti.

Kılıçdaroğlu’nun konuşması şöyle:

- Bir ülkenin Cumhurbaşkanı namusuna ve şerefine sahip çıkmazsa kim sahip çıkacak?

- İller ve ilçeler silah deposuna dönüştürülürken bu ülkenin başında kimler vardı?

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, "Terör bir insanlık suçu mudur? Evet. Teröre karşı devlet mücadele etmeli midir? Evet. Terör örgütü mensupları etkisiz hale getirilmeli midir? Evet. Hiçbir sorun yok burada. Bunun hukuk içinde yapılması lazım mı? Evet. Hukuk devletine yakışan da budur. Ama şu soruyu 78 milyon vatandaşımın kendisine sormasını istiyorum; iller ve ilçeler silah deposuna dönüştürülürken bu ülkenin başında kimler vardı?" dedi. Genel Başkan Kılıçdaroğlu’nun TBMM CHP Grup konuşması şöyle:

Değerli arkadaşlarım, bizleri televizyonları başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarım; Cumhuriyet Halk Partisi grup toplantısından sizlere en içten sevgilerimizi, saygılarımızı sunuyoruz. Hepinizi seviyoruz ve emin olun -bir daha söylüyorum- emin olun tek bir kaygımız, tek bir hedefimiz var; daha güzel bir Türkiye, yaşanabilir bir Türkiye, barış içinde bir Türkiye, üreten bir Türkiye, gelişen bir Türkiye, işsizliğin olmadığı bir Türkiye, bütün komşularıyla dost olan bir Türkiye için mücadele ediyoruz ve bütün grup toplantılarımızın temel amacı da bu düşünceler üzerine inşa edilmiş durumda. O açıdan söylüyorum, CHP Grubu, Cumhuriyet Halk Partisi grubu Türkiye’nin sorunlarına aynı zamanda çözüm üreten bir gruptur. Çok sayıda konuğumuz var, konuklara da hoş geldiniz diyoruz. Gençlerimiz var, dün onlarla kısa süre de bir arada olduk, onlara da hoş geldiniz diyoruz. Onlara şunu söyledim: Türkiye bu sorunlardan nasıl kurtulacak? Dedim ki, Türkiye’nin geleceği sizlersiniz, umudu sizlersiniz. Anneleriniz ve babalarınız daha güzel bir Türkiye özlemiyle büyütüyorlar, sizi yetiştiriyorlar, sizi okutuyorlar. Dolayısıyla Türkiye’nin sorunlarına ne kadar fazla ilgi gösterirseniz emin olun Türkiye bu sorunlarından o kadar kısa sürede kurtulmuş olur.

Sevgili arkadaşlar, bizleri televizyonlarının başında izleyen saygıdeğer yurttaşlarım; bakınız Grubumuzu ziyaret edenler arasında terör örgütünün elinde çocukları olan, eşleri olan polis ve diğer güvenlik görevlisi vatandaşlarımız var. Terörü istemiyoruz, nereden ve kimden gelirse gelsin bu ülkede huzur içinde yaşamak istiyoruz. O ailelerin de çocuklarına, eşlerine bir an önce kavuşmalarını istiyoruz. Türkiye’nin bu terör belasından kesinlikle kurtulması lazım. Bu konuya daha sonra geleceğim ama bir konunun altındı da özenle çizmek isterim. Geçen gün sosyal medyaya, gazetelerin İnternet sayfalarına kısa bir kamera kaydı düştü. Bir çocuğumuzun nasıl öldürüldüğüne tanık olduk, Dilek Doğan’ın nasıl öldürüldüğüne tanık olduk. “Bu ne ya” dedikten sonra açılan ateş sonucu hayatını kaybeden gencecik bir kızımız. Aile perişan vaziyette, annenin tek savunması elindeki terlik, terliği polislere atıyor ve “çocuklarımı öldürdünüz” diye itiraz ediyor. O annenin feryadını duyup da haksızlığa isyan etmemek mümkün değil. Oysa bizi bunu nasıl sundular? “Çatışmada öldü” dediler, ortada bir çatışma yok, çatışma varsa da kızı öldükten sonra annesinin elinde polislere attığı bir terlik var. Daha acı olanı ney biliyor musunuz? Polise mukavemet etti diye elinde terliği tutan anne hakkında soruşturma açıldı. Bu ne vicdandır, bu nasıl bir ahlak anlayışıdır, bu nasıl bir erdemliliktir anlamakta zorlanıyorum. Polis kardeşlerime her zaman söyledim: Sizler bizim vazgeçilmezimizsiniz, sizleri seviyoruz. Sizler bizim dayımız, kardeşimiz, çocuğumuz, eşimiz kardeşimizsiniz, bu toplumun bireylerisiniz. Eğer içinizden birisi bir haksızlık yapıyorsa o haksızlığı önce siz ortaya çıkaracaksınız. Siz ortaya çıkarın ki toplumun size olan güveni, saygısı sürekli artsın. Biz sizden bunu bekliyoruz. Sizin sorunlarınızı biliyoruz, sizin sorunlarınızı miting meydanlarında en çok dile getiren genel başkan benim. Sizi bu ülkenin yurtsever, vatansever vatandaşları olarak kabul ediyoruz. Terörle dişe diş mücadele ediyorsunuz. Hayatınızı ortaya koyuyorsunuz. Yakınlarınız göz yaşı döküyor, kaygı taşıyorlar ama ne olursunuz eğer bir arkadaşınız haksızlık yaparsa o haksızlığı ortaya çıkarmaktan sakın çekinmeyin, geri durmayın. Bu, size gölge düşürmesin. Başka bir lider böyle konuşur mu onu bilmem ama ben Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkanı olarak vatandaşlarım arasında hiçbir ayrım yapmadım ve yapmayacağım da. Hiçbir güvenlik görevlileri arasında şu iyidir şu kötüdür diye bir ayrım da yapmadım ama nerede bir haksızlık varsa, haksızlığı kim yaparsa onun üstüne gitmek de benim görevimdir arkadaşlar çünkü ben bu ülkede hukukun üstünlüğünü savunuyorum, birlikte yaşamayı savunuyorum, görüş farklılıklarının bu ülkenin zenginliği olarak kabul ediyorum. Eğer görüş farklılıklarımız olmazsa Türkiye büyüyemez, Türkiye kalkınamaz, bunun bilincindeyim. O çerçevede hepimizin çok dikkatli olması lazım. Tabii, bu haberi ortaya çıkaran gazeteci arkadaşımız var, Eyüp Serbest. Eğer bakın medyaya sınırlama getirilseydi, medyaya baskı uygulansaydı belki bunu da çıkaramayacaktık. Yarın bu gazeteci arkadaşımızın başına ne gelir bilmiyorum, belki o da hapse atılacaktır. Onun hakkında da belki devletin sırrını açığa çıkardın, diye soruşturma açılacaktır ama gazeteci arkadaşlarıma yine söylüyorum. Sizler görevinizi yaptığınız sürece, bizi bilgilendirdiğiniz sürece, bize doğru bilgileri aktardığınız sürece bizim başımızın tacısınız, ister hapiste olun ister sokakta olun bizim başımızın tacısınız.

Daha önce 32 gazetecinin hapishanelerde tutuklu olduğunu söylemiştim, bunun doğru olmadığını da söyledim. Demokrasi açısından üstümüzde ciddi bir gölge var. Pek çok ülkedeki saygın kişiler, sivil toplum örgütleri, gazeteci örgütleri bu haksızlığın giderilmişini istiyorlar. Sayın Davutoğlu’na çağrı yaptım: Gazetecilerin tutuksuz yargılanmasıyla ilgili gel bir adım atalım -Önemli bir adım bu, bu gazeteci arkadaşlarımız tutuksuz yargılansınlar. Sayın Davutoğlu daha önemli bir adım attı, söylediği şu: “Zorunlu hâller dışında tutuksuz yargılama gibi bir yol belirlenmesinin doğru olacağı kanaatindeyim.” Çok teşekkür ederim. Mademki genişletiyorsun, tutuksuz yargıla esastır diyorsun CHP olarak biz hazırız; getirin yasayı, getirin teklifi, getirin tasarıyı size destek vereceğiz. Bakın ben sözümde duruyorum, siz de sözünüzde durun. Mademki tutuksuz yargılanma esastır, bu esası gelin yeniden belirleyelim. Doğru haber yazdı diye gazeteci hapse mi atılır? Yalan haber yazanların omuzlarda taşındığı bir süreçten doğru haber yazanların hapislere atıldığı bir sürecin içine girdik. Bunlar doğru değil. Kaldı ki Sayın Davutoğlu erdemden ve ahlaktan da söz ediyor. Sayın Davutoğlu “En önemlisi ahlak restorasyonudur, bizim için siyaset ahlak ve erdem meselesidir.” diyor. Siyaset ahlak ve erdem meselesiyse doğru haber yazan gazeteci hapiste olmaz. Erdemi ve ahlakı böyle yorumluyorsak… Erdem, bilgi demektir ama o bilgiyi ahlaki temellerde kullanırsanız erdem olur. O bilgiyi toplumun aleyhine kullanırsanız erdemli insan olmazsınız. Ahlak, hepimizin üzerinde titrediği bir kavram, iyi ahlakı hepimiz savunuyoruz. Bütün inançların ortak temelidir ahlak. Ahlaklı olmak aynı zamanda erdemli olmak demektir. Şunun için bunu söylüyorum değerli arkadaşlarım: Bir milletvekili vardı. Bir gazeteye gece baskın yaptı, yetmedi ikinci baskını yaptı. Bir güruhu topladı Hürriyet Gazetesini bastılar, camını çerçevesini indirdiler ve onun başında bir AKP milletvekili vardı, Boynukalın, ne kadar kalın bilmiyorum. Bu arkadaşımız, geçen günlerde Gençlik ve Spor Bakanlığına Bakan Yardımcısı olarak atandı. Şimdi bakın, bizi dinleyen 78 milyon vatandaşıma sesleniyorum: Erdem diyeceksiniz, ahlak diyeceksiniz, doğruluk diyeceksiniz, medya özgürlüğü bizim kırmızı çizgimizdir diyeceksiniz kalkacaksınız medyaya saldırıda bulunan, gazetecileri tehdit eden bir kişiyi getireceksiniz Gençlik ve Spor Bakanlığına Bakan Yardımcısı olarak atayacaksınız. Hangi erdem, hangi ahlaktan söz ediyorsunuz siz? Bizim bahsettiğimiz erdem ve ahlak ayrı, onların bahsettikleri ayrı. Hani diyorum bütün kavramların içini boşalttılar, erdem ve ahlak kavramının da içini boşaltıyorlar. Ele vereceksin talkını kendin yutacaksın salkımı. Boynukalın’a Gençlik Bakanlığında nasıl görev verilecek? Herhâlde elinde sopayla cam çerçeve indir, sen erdemli bir adamsın diyecekler!

Bakın değerli arkadaşlarım, sadece bununla yetinse yine iyi. Erdemden ve ahlaktan bahseden Sayın Davutoğlu, Boynukalın’a ayrıca şükranlarını da sunuyor. Düşünebiliyor musunuz, emin olun mizahçıların aklına bile gelmez, böyle bir tablo yaşıyoruz. Türkiye’nin bu tablodan süratle çıkması lazım. Sayın Davutoğlu’nun da sözlerinin eri olması lazım. Erdem diyeceksin, ahlak diyeceksin, çok özür dilerim ama- ahlaktan ve erdemden yeteri kadar nasibini alamamış bir kişiyi getireceksin bakan yardımcısı yapacaksın. Kimse kusura bakmasın doğru değil.

Değerli arkadaşlarım, Doğu ve Güneydoğu’da yaşanan olayları hepimiz görüyoruz. Gazetelerdeki fotoğraflar, televizyonlardaki haberler bir Suriye manzarasını hatırlatıyor bize. Teröre karşı hep birlikte mücadele edeceğiz. Terör bir insanlık suçu mudur? Evet. Teröre karşı devlet mücadele etmeli midir? Evet. Terör örgütü mensupları etkisiz hâle getirilmeli midir? Evet, hiçbir sorun yok burada, hiçbir sorunumuz yok. Bunun hukuk içinde yapılması lazım mı? Evet. Hukuk devletine yakışan da budur ama şu soruyu 78 milyon vatandaşımın kendisine sormasını istiyorum, bir soru, sadece bir soru: İller ve ilçeler silah deposuna dönüştürülürken bu ülkenin başında kimler vardı? Soru bu.

İkinci soru istiyorsanız onu da söyleyeyim: 2002’de sıfır terörle devraldınız şimdi ne oluyor Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu’sunda? İl başkanlarımızı davet ettik, sokağa çıkma yasağı ilan edilen yerlerdeki ilçe başkanlarımızı da davet ettik ve onları dinledik. Birinci elden nedir Allah aşkına tablo dedik. Emin olun bir ilçe başkanımız yaşadığı olayları anlatırken gözyaşlarını tutamadı. Kızını okula göndermek istiyor gönderemiyor. Bu tabloyu Türkiye’nin önüne koyanlar kimler? “Çözüm süreci diye, şimdi “PKK bizi kandırdı” diye sokağa çıkanlar kimler? Şimdi kahramanlık taslayanlar kimler? Bedel ödeyenler kim? Güvenlik görevlilerimiz. Kahramanlık edebiyatı yapanlar kim? O il ve ilçeleri silah deposu hâline döndürürken seyredenler. Bunun hesabının birileri tarafından sorulması lazım.

Bakın değerli arkadaşlarım, vatandaş gerçekten perişan vaziyette, bölgedeki vatandaşlarımız perişan vaziyette, esnaf zaten perişan vaziyette, durumu iyi olanlar bölgeden zaten ayrılıp batı illerine gidiyorlar; kimi Adana’ya, kimi Bursa’ya, kimi Mersin’e, kimi İstanbul’a gidip yerleşiyorlar, bölgeden kaçıyorlar. Fabrikalar kapanıyor. Oraya gidip yatırım yapanlar yatırımlarını tamamen durdurmuş vaziyette. GÖÇDER diye bir dernek var, Göç Edenler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği. Bunun son rakamlarını sizlerle paylaşmak istiyorum: Sokağa çıkma yasağı ilan edilen il ve ilçelerden göç eden kişilerin sayısı 200 bin, 200 bin kişi göç ediyor arkadaşlar bu karda kışta, çoluk çocuk aile göç ediyor. Bunlar durumu kısmen iyi olanlar ya da bir akrabası olup gidip onun evine sığınanlar, bir de akrabası olmayanları düşün. Kars’tan gelip Sur’da iş yapan bir kişi bütün her şeyini kaybetmiş. Bir başhekim ona hastanede bir yer vermiş, bir oda vermiş “Burada çoluk çocuğunuzla beraber -7 kişilik aile- burada oturun” diye. Yazık günah değil mi bu ülkeye? Nasıl oldu da Türkiye bu hâle geldi? Birileri bunun hesabını sormayacak mı? Sevgili vatandaşım, sen hiç düşünmeyecek misin? Ülkeyi bu hâle getirenler bunlar değil mi? On dört yıldır bu ülkeyi yönetiyorlar, 200 bin kişinin vebalini kim çekecek? Bu soruyu vicdanına sor.

Arkadaşlarımı bölgeye gönderdim gidin sanayicisiyle konuşun, tüccarıyla konuşun, esnafıyla konuşun, sivil toplum örgütleriyle konuşun nedir bu dertler diye. Emin olun bir ufak esnafın, sanayici, KOBİ diyelim, esnafın bizim milletvekillerine aktardığı şu arkadaşlar aynen okuyorum: “Otuz yıllık esnafım. Bugüne kadar yalancı olmadım, bundan sonra herhâlde yalancı olacağız çünkü esnaf olarak borçlarımızı ödeyemez durumdayız. Biz Kırklar Meclisi Sivil Kanaat Grubu olarak Cumhurbaşkanı ve Başbakanla randevulaşmak istedik, sorunlarımızı anlatmak istedik. Görüşmüyorlar.” Onların daha ciddi işleri var niye sizinle görüşsünler? Siz onların gözünde vatandaş değilsiniz ki sizinle görüşsünler. “Ancak bizi dikkate almıyorlar; Bursa, Adana, Gaziantep, İstanbul illeriyle karşılıklı ticaret yapıyoruz. Şimdiye kadar düzgün ticaret yapıyorduk, şimdi çaresiziz. Sur içinde 11 bin esnaf var. Sur içi ticaret anlamında Türkiye’nin kalbidir, bölgenin beynidir. Toptan tekstil ve malzemeler buradan dağıtılıyor. Buradan Türkiye’ye etek üreten tek firmayız. Ülkenin bütün bölgelerine etek üretip gönderiyoruz. Çorap, iç çamaşırı üretimi yapıyoruz. Türkiye’ye dağıtıyoruz. 30-40 bin liralık aylık kaybımızı düşünmüyoruz, haysiyetimizi düşünüyoruz. Borçlu olarak kabre girersek Allah’a hesap veremeyiz. Bugüne kadar kimseye borçlanmadık. Şimdi her geçen gün borçlanıyoruz, çek ve senetle çalışıyoruz. Ödenmediği takdirde iş hayatımız bitiyor demektir. İki taraf da inat ediyor. Kimsenin ekonomik anlamda bir sıkıntısı yok, sıkıntı içinde olan biziz” diyor Muhammet kardeşimiz.

Sevgili Muhammet, siz Kırklar Meclisi kurdunuz, randevu istediniz, onlar vermediler. Ankara’ya gelecektiniz. Bakın biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak -senin CHP’ye oy vermediğini üç aşağı beş yukarı tahmin ediyorum- biz senin ayağına heyet gönderdik senin derdini dinlemek için, senin sorunlarını Ankara’da dile getirmek için. Sen de artık uyanmalısın, sen de artık bu hükümetin Türkiye’nin sorunlarına çözüm getiremeyeceğini bilmelisin. Bu bilince ulaştığın zaman Türkiye sorunlarını aşacaktır. Her seferinde söylüyorum, kendisi sorunlu olan bir siyasal iktidar, ülkenin sorunlarını çözemez. Ülkenin sorunlarını çözmek akıl işidir, bilgi işidir, erdem işidir, ahlak işidir; kin işi değildir, öfke işi değildir, bunu bilmemiz lazım.

Değerli arkadaşlarım, Sur Platformu ayrıca bir dilekçe hazırlıyor, Diyarbakır Valiliğine bir dilekçe veriyorlar, diyorlar ki “Yaşadığımız mağduriyetlerin bir nebze olsun giderilmesi için aşağıdaki taleplerimizi yerine getirin” diye ricada bulunuyorlar. Ne diyorlar? “Vergi dairelerine borcumuz var, taksit ödeyeceğiz ama ödeyemiyoruz çünkü dükkânı açamadık ki. Bankalara çek senet ödenecek ödeyemiyoruz, bari hiç değilse ödenmedi diye sicilimiz bozulmasın. Sosyal güvenlik kurumlarına primlerimi ödeyemiyoruz, bazı işyerlerimizi Vakıflar Genel Müdürlüğünden kiraladık, gelir elde edemiyoruz ki kiralarımızı ödeyelim. Bizim sorunlarımızı çözmede bize yardımcı olun” diyorlar. Biz onlara yardımcı olmayı her zaman sürdüreceğiz, bunu bütün vatandaşlarımın bilmesini isterim. Biz bu ülkenin huzuru için çaba harcayan partiyiz. Biz bu ülkede herkesin akşam evine huzur içinde gitmesini düşünen bir partiyiz. Biz büyük laflar edip arkadan çark eden bir parti değiliz; ne söylüyorsak kapı gibi arkasında duran bir partiyiz. Bölgenin sorunlarını en iyi bilen partiyiz. Türkiye’nin sorunlarını en iyi bilen partiyiz. Her soruna çözüm üreten bir partiyiz ve 78 milyon vatandaşıma şunu söylüyorum: Hangi sorun varsa, merak ediyorsan çözümünü lütfen bana yaz, sana o sorunun nasıl çözüleceği hakkında arkadaşlarım sana cevap vereceklerdir. Biz kendimizi bu kadar yetiştirdik, bu kadar bilgi, birikim ve deneyimiz vardır.

Değerli arkadaşlarım, Doğu, Güneydoğu’da bunlar yaşanıyor ama dış politika tam bir felaket, tam bir fiyasko. Gençler dün geldi ve dış politikayla ilgili soru sordular. Dedim ki ben size bir soru sormak istiyorum: “AKP’nin dış politikası nedir bilen var mı? Emin olun, var mı bir dış politikası? Yok efendim. Bir şey söyledi, doğru, bütün komşularımızla barış içinde yaşayacaktık, sıfır sorun olacaktı. Politikaya bakın, şimdi sıfır komşu olduk, bütün komşularla kavgalıyız. Bu yetmiyormuş gibi hata üstüne hata yapmayı da sürdürüyorlar. Musul’a asker gönderdik, sanki Trabzon’a, Hakkâri’ye asker gönderiyoruz gibi gönderdik. Buyurun arkadaşlar, nereye? Musul’a. İzin aldın mı, orası başka bir ülke. “İzine gerek yok, biz gideriz.” Niçin? Biz büyük ülkeyiz. Sevsinler senin bu görüşünü. Bakın 4 Aralık 2015 Musul’a asker gönderdik. Gazetelerde manşetler, bizimkiler kahraman edasıyla geziyorlar Musul’a asker gönderdik diye. 5 Aralık, bir gün sonra, Irak Başbakanı diyor ki “Türkiye’nin derhal Irak topraklarından çekilmesini istiyoruz. Ne işiniz var bizim topraklarda? Bizim topraklardan derhal çekilin” diyor. 6 Aralık, çekilin demenin dışında 6 Aralıkta Türkiye’ye 48 saat süre tanıyoruz diye ültimatom veriyorlar. Allah aşkına Türkiye ültimatom alacak bir ülke midir? Türkiye’nin onuruyla bu kadar nasıl oynuyorsunuz siz, hangi ahlaki ölçülerle, hangi bilgilerle, birikimlerle bunu yapıyorsunuz siz? 48 saat içinde çekeceksiniz diyor ve ültimatom veriyorlar. 7 Aralık, Dışişleri Mevlüt Çavuşoğlu konuşuyor “Biz oraya davet üzerine gittik” diyor. Düşünün, Irak Başbakanı diyor ki “Kardeşim, buraya nasıl geldiniz, topraklarımızı işgal ediyorsunuz, bizim Dışişleri Bakanı da “Davet üzerine biz oraya gittik” diyor. 10 Aralık, baktılar ki durum kritik, Dışişleri Müsteşarını ve MİT Müsteşarını Irak’a gönderiyorlar acaba ortak bir yol bulabilir miyiz diye. 10 Aralıkta yine Sayın Davutoğlu açıklama yapıyor “Geri çekilmek söz konusu değil, Musul’a gittik, orada kalacağız.” 11 Aralık, bu kez ağabeyi konuşuyor, Erdoğan “Biz davete icabetle Irak’a gittik.” Ya kardeşim, sen Türkiye’de mi yaşıyorsun, uzayda mı yaşıyorsun? Davete icabet ettiysen bu Başbakan niye itiraz ediyor? Niye topraklarımızdan çekil diyor? “Yapmazsan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine gideceğim” diyor. 14 Aralık, birliklerin bir kısmı tıpış tıpış geri çekildi; bir kısmı tıpış tıpış geri çekildi. 15 Aralık, yine kuyruğu dik tutmaya çalışıyorlar, Numan Kurtulmuş “Geri çekilmedik” diyor. 16 Aralık, bu kez daha büyük bir güç devreye giriyor, Amerika Birleşik Devletleri “Tüm güçlerinizi geri çekin” diyor. Bizimkiler esasduruşta. 19 Aralık, Davutoğlu öğlen saatlerinde DEİT Genel Kurulunda konuşuyor “Musul’daki askeri varlığımız sürecek” diyor. Cumartesi günü öğlen saatlerinde “askeri varlığımız sürecek” diyor. Şu hikmete bakın.

Yine, cumartesi günü akşamüzeri Dışişleri Bakanlığı açıklama yapıyor “Geri çekileceğiz” diye. Bunlar kim, nedir Allah aşkına, bunlar devlet mi yönetiyorlar? Emin olun bakkal bile bunlardan daha iyi yönetir, bakkal daha iyi yönetir. Bunu bakkallar sakın ha haksızlık diye düşünmesin bakkal kardeşlerim, sen bunlardan daha iyi düşünüyorsun demek istiyorum. Evet, bunlardan daha iyi düşünüyorsunuz. Bunlar sanıyorlar ki nasıl olsa bir yalan atarız millet yutar; şimdiye kadar attık, millet yuttu. Sanıyorlar ki diğer ülkeler de bunu yutar. Diğerleri yutmuyor kardeşim. Diğerleri yutmuyor. Sen ne yaptın biliyor musun? Sen Türkiye’nin onuruyla oynadın. Sen ne yaptın biliyor musun? Türkiye’yi Ortadoğu’da şamar oğlanına çevirdin. Sen ne yaptın biliyor musun? Her gelenin tehdit ettiği bir ülke hâline getirdin Türkiye’yi. Sen ne yaptığını biliyor musun, farkında mısın? “Türkiye’nin gücünü kimse test etmesin” diye bağırıp duruyorlardı. Ya, oradaki artık sıradan kabile reisi bile Türkiye’yi tehdit etmeye başladı, sen neden bahsediyorsun. Yazık günah değil mi bu ülkeye, Türkiye’nin onuruyla oynuyorsun, bütün birikimlerini çöp sepetine atıyorsun, yazık günah değil mi?

Efendim, şimdi havuz medyası da yazıyor. Diyor ki “Irak’ta yirmi ülkenin Avusturalya dahil askeri var, niye bizim askerlerimizi kabul etmiyorlar?” Dönüp kendine sormuyor musun ya, bu dış politika yüzünden oldu arkadaş. Sen ülkeyi bu hâle getirdin. Avusturalya’dan asker var kimse ses çıkarmıyor, bizden asker gidince kıyamet kopuyor neden? Senin yanlış politikaların Türkiye’yi bu noktaya getirdi. Orta Doğu’da itibarı sıfırlanın bir Türkiye var, bunu nasıl telafi edeceğiz? Nasıl düzelteceğiz bunu? Bunu düzeltmek zorundayız.

Değerli arkadaşlarım, tabii, bir Musul olayı yok, Suriye olayı da var, gittikçe karışıyor. Bakın Putin ne söyledi biliyor musunuz? Türkiye’yi açıkça tehdit etti, açıkça. Geçen hafta burada bu tehdide en sert cevabı veren liderlerden birisiyim ama onlardan tık yok. Ne dedi biliyor musunuz? “Türk uçakları isterse şimdi Suriye üzerinden uçsun bakalım.” Bu, açıkça tehdit “Senin uçağın uçamaz, uçtuğunda ben vuracağım” diyor. Şimdi ben 78 milyon vatandaşıma yine sesleniyorum: Türkiye’yi bu hâle kim getirdi? İktidardaki partinin adı nedir? O partinin yöneticileri kimlerdir? Yazık günah değil mi, durup durduk yerde neden bütün komşuları getirip de Türkiye’nin başına bela hâline getirdiniz? Seni tehdit ediyorlar, gıkın dahi çıkmıyor senin. Biz hiçbir tehdide ve şantaja boyun eğecek bir ülke değiliz. Herkesin bunu çok iyi bilmesini lazım, Putin’in de bilmesi lazım.

18 Aralık 2015’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplandı, Suriye ile ilgili oy birliğiyle karar aldılar. Aldıkları karar ne biliyor musunuz? Bizim daha önce AKP’ye gelin sorunu böyle çözelim dediğimiz kararlar “Suriye’nin geleceğini Suriye halkı belirler” diye de açık ve net, defalarca ama defalarca dilimizde tüy bitti, söylediğimiz cümle de aynen orada var. Demek ki doğruları kim düşünüyor, doğruları kim yapıyor, doğruları kim dillendiriyor bütün vatandaşlarımın vicdanına teslim ediyorum. Artık, Türkiye bu kamburu çekemez.

Şimdi yeni bir arayışa girdiler. Herkes düşman oldu, nasıl dost olacağız. İsrail’i vatan haini ilan etmişlerdi, yöneticilerini vatan haini ilan etmişlerdi, şimdi gizli kapaklı görüşüyorlardı, önce inkâr ettiler, sonra dediler ki “Evet, biz de görüşüyoruz.” Mavi Marmara olayını hatırlıyor bütün arkadaşlarım, bütün vatandaşlarımın da belleğinde canlı olarak duruyor herhâlde. 31 Mayıs 2010’da, uluslararası sularda İsrail askerleri geldi, bizim bir gemimizi vurdular, 9 vatandaşımızı da katlettiler. Korsan bir devletin yapabileceğini aynen yaptılar. Türkiye haklı tepki gösterdi “Bun yapamazsınız, sizden özür bekliyoruz, sizden tazminat bekliyoruz ve Gazze’deki ablukanın da kaldırılmasını istiyoruz. Bu üç koşulu yerine getirirseniz tamam, bir sorunumuz kalmayacak” diye.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, medyaya yansıyan haberler üzerinden yorum yapmak istemiyorum ama bütün vatandaşlarımın şunu bilmesini isterim: Gazze Ablukası kalkmadan eğer bir anlaşma imzalarsanız o 9 vatandaşımızın kanı onu imzalayan arkadaşların ellerine bulaşmış demektir. Hiç kimse bunu unutmasın. Filistin davası kutsal bir davadır. Filistin topraklarında Türkiye’den giden devrimci gençlerimizin mezarı var. Bunu hiç kimse unutmasın.

Tabii, daha garip bir şey. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti gitti Suudi Arabistan’ın kuyruğuna takıldı. Bunu da anlamak mümkün değil. Neymiş? İslam Devletleri Terörle Ortak Mücadele edeceklermiş! Kimin Başkanlığında? Suudi bilmem prens bilmem neyin başkanlığında. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti ordusunu oraya teslim edecekler. Ya, nasıl bir anlayıştır bu, hangi anlayıştır bu? Teröre destek veren, silah veren, para veren bir ülke terörle mücadele edecekmiş! Hırsıza evi teslim etmek gibi bir şey bu, nasıl bir anlayış anlamak mümkün değil ve üstelik Türkiye NATO’nun üyesi. Batı ittifakından kopmak, Orta Doğu’nun bataklığına saplanmak için elinden gelen her şeyi yapıyorlar, ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar bunlar. Tam bir batağın içindeler, debelendikçe batıyorlar ama kaybeden Türkiye oluyor. Suriye olayına bakın, Rusya kazandı, Esat kazandı, Batılılar kazandı, kaybeden Türkiye, kaybeden oradaki Türkmenler. Ne olacak peki? Bunun hesabını kim verecek? 78 milyon vatandaşımın oturup bunu düşünmesi lazım, bunun hesabını kim verecek?

Değerli arkadaşlarım, bu ara tabii, hükümet başarısızlıklarının altında bunaldığı için kendisi için bir çıkış arıyor. Bizim bir milletvekili arkadaşımıza acımasızca saldırdılar, acımasızca ama. Türkiye üzerinden kimyasal silahların Suriye’ye gönderilmesini dile getirdi diye bu arkadaşımız bir numaralı düşman ilan edildi, Eren Erdem, düşman ilan edildi, üstüne her türlü, herkes konuşuyor. Hiçbir milletvekilimizi kimseye yedirmeyiz, hiçbir milletvekilimizi. Bizim milletvekillerimiz namuslu insanlardır, ağızlarından çıkanı bilirler, belge doküman olmadan konuşmazlar, konuştuklarının hepsinin de gerekçesi vardır. Tam bir yavuz hırsız misali, batmış, acaba bir yerlere saldırıp buradan çıkabilir miyim? Sen o bataktan çıkamazsın, o batağa saplandın sen çıkamazsın çünkü çıkacak birikimin de yok, aklın da yok, erdemin de yok senin. Bunu herkesin bilmesini isterim.

Bakın değerli arkadaşlarım, 28 Şubat 2013, Adana polisine bir ihbar geliyor. Diyorlar ki “Buradan kimyasal silahlar, ürünler Suudi Arabistan’a gidecek.” Polis de tabii, doğru olarak üstüne düşen görevi yapıyor ve operasyonu yapıyor. Kişileri buluyor, gözaltına alıyor, ifadelerini alıyor-yüzlerce sayfa- telefon kayıtları dinlemelerin tamamı, tapelerin tamamı polis kayıtlarında var. “Gözaltına alın” diyor, bunların başında Haytam Kasap var. El Kaide terör örgütü üyeliğiyle bilinen birisi, olayları organize eden birisi. Olaylar soruşturuluyor ve Adana Cumhuriyet Savcılığı iddianamesini hazırlıyor. 2013/139 esas numaralı iddianame 190 sayfa, 190 sayfalık iddianame hazırlanıyor. İddianame hazırlandıktan bir süre geçiyor, Sayın Erdem milletvekili olduktan sonra olayı araştırıyor, 20 Ekim 2015’te İstanbul’da bir basın toplantısı yapıyor. Batı’dan alınan kimyasal ürünlerin Türkiye üzerinden Suriye’ye gönderildiğini iddia ediyor, iddianameyi söylüyor ve bunu açıklıyor. O dönem gazetelerde geniş şekilde bu haber yer alıyor. Bununla yetinmiyor 10 Aralık 2015 Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunda kürsüye çıkıyor, daha sert söylemlerle bunu tekrar dile getiriyor ve ayrıca bir de Davutoğlu’na soru önergesi veriyor. Soru önergesi şu ana kadar cevaplandırılmış değil, çünkü nasıl cevaplandıracaklar.

Değerli arkadaşlarım, diyorlar ya, sarin gazi, bilmem işte kimyasal ürün vesaire… Bakın, iddianameden bir bölüm okuyorum size. Bir de şu: “Efendim, bu iddianameyi düzenleyen cemaat mensubu bir savcıymış!” Adam görevinin başında ya, yaptıkları yanlış değil ki, hangisi yanlış? Ayrıca böyle bir şey de yok. İddianameyi okuyorum arkadaşlar: “Adana Kriminal Polis Laboratuvarı Müdürlüğüne kimyasallarla ilgili yazılan yazımıza gönderilen soruşturma dosyası içeriğinde sunulan 23.5.2013 tarihli- uzun bir sayı var, onu okumayayım- sayılı cevabi yazıda ise bahsi geçen diğer maddeler uygun koşullar altında birleştirildiğinde sarin gazının oluşturulması muhtemeldir. Sarin gazının muhtemel oluşma mekanizması fezleke içinde mütalaa ile belirtilmiştir.” Yani bunlar hangileri birleştirilirse sarin gazi olur o iddianamede tamamı var, bütünün kimyasal ürünlerin isimleri de belirtilerek. “Bu mütalaanın yanı sıra açık kaynaklardan yapılan araştırmalarda 15 tonluk bir kimyasal silahın 60 kilometrelik bir alanda halkın yüzde 50’sinin öldürülebileceği” iddianamede yer alıyor. Şimdi bunu bir milletvekili dile getirdi diye kıyameti koparıyorlar. Ne yapsın bu milletvekili? Sussun mu? Ağzına bant mı çeksin sizin kirli işlerinizi ortaya dökmemek için mi oturup görev yapsın? İddianame duruyor, üstelik bu Kasabı da serbest bıraktılar adam kaçtı, nereye kaçtığı da belli değil. Büyük bir ihtimalle Suriye’ye gitti. 190 sayfalık iddianameyi eğer kim merak ediyorsa ona e-posta olarak gönderebiliriz, bütün ayrıntılar var; terör var, kimyasal silahların tarihi de var, nerelerde nasıl kullanıldı onlar da var. Bütün bunlar ayrıntılı olarak yazılmış. Ayrıca, arkadaşımız hiçbir şekilde Türkiye’yi suçlamıyor. Suçladığı tek şey var: Batı neden bu kimyasal silahları Türkiye üzerinden gönderiyor? Asıl Batı’nın sorgulanması lazım” diyor. “Sen kimyasalları kendi ülkenden çıkarırken neden bunları yakalamadın?” diyor. Doğru söylüyor. Daha ne desin? Linç kampanyası uyguluyorlar şimdi.

Değerli arkadaşlarım, ben Sayın Davutoğlu’nun bunu siyasette eleştiri konusu yapmasını anlarım, bir polemik konusudur, kendine göre bir eleştiri yapar, biz de cevabını veririz. Bu normal bir demokraside karşılaşabileceğimiz olaylardan birisidir. Aslında olması gereken şu: Hemen derhal arkadaşımızın beyanları, Mecliste yaptığı konuşmalar, İstanbul’daki basın toplantısı, verdiği soru önergeleri uzmanlar tarafından incelenir, Başbakana bilgi sunulur, Başbakan o bilgiye dayanarak açıklama yapar. Ama böyle bir bilgilendirmenin olmadığını gayet iyi biliyorum çünkü onların amacı bir milletvekili üzerinden bütün yanlışlarını kamuoyunun gözünden gizlemek, bütün amaçları bu yani havuz hırsız misali. Ben bunu anlarım ama anlamakta zorluk çektiğim başka bir şey var. Bir diktatör bozuntusunun da bu işlere burnunu sokmuş olması. Nasıl birisisin sen? Ana Muhalefeti suçluyor. Ya, sen geldin Meclise 550 milletvekilinin önünde namusun ve şerefin üzerine yemin ettin, altını çiziyorum, 78 milyon vatandaşım duy artık, duy namusu ve şerefi üzerine yemin etti tarafsız davranacağım diye. Erdoğan’a soruyorum: Bu namus ve şeref kavramı nerede satılıyor acaba? Nerede pazarlanıyor bu namus ve şeref? Bir ülkenin Cumhurbaşkanı namusuna ve şerefine sahip çıkmazsa kim sahip çıkacak? Tarafsızlığını bozduğun her dönemde ben namus ve şeref kavramını sana hatırlatacağım, namusu ve şerefi öğreteceğim sana ben sözüm söz, namus ve şeref kavramını sana öğreteceğim.

Değerli arkadaşlarım, 17-25 Aralığı biliyorsunuz, Yolsuzluk Haftamız. Bu haftanın özelliği ne idi? Bir hükümetin bir devleti nasıl soyduğuna tanık olduk ve o hükümetin devletin elini kolunu bağlayarak savcıları, hâkimleri, polisleri görevden alarak dosyaları nasıl kapattığına tanık olduk. Onlar sanıyorlar ki bu iş bitti, yemezler. Bu iş bitmez. Bakın böyle bazı önemli yerlere geldiler diye bu işin biteceğini sanıyorlar, yok öyle bir şey, bu iş bitmez. Size bütün vatandaşlarım bilsin diye tipik bir örnek vereceğim arkadaşlar. 5 Ekim 2015, 16 yaşında 3 çocuk, İstanbul Gaziosmanpaşa’da 3 çocuğun önünü kesiyorlar 3 liralarını, bir gözlüğü ve bir cep telefonunu gasp ediyorlar. Cep telefonunu atıyorlar işimize yaramaz diye, 3 lira ve gözlüğü alıp gidiyorlar. Sonra bu 3 çocuk yakalanıyor, 3 lirayı gasp etmekten ötürü 45 yıl ağır hapisle yargılanıyorlar arkadaşlar, 45 yıl. Devleti soyanlar, belli makamlarda görev yapıyor, 3 lira için 45 yıl mahkûmla yargılanıyorlar. Buradan yola çıkarak Davutoğlu’nun bir cümlesini daha değerli vatandaşlarımıza sunmak isterim. Şöyle diyor: “Eğer bir parti görevlisi görev aldıktan sonra evini, arabasını, yaşam tarzını değiştiriyorsa, parti görevi aldıktan sonra evini, arabasını, yaşam tarzını değiştiriyorsa ben o adamı partiye almam.” İyi de Sayın Davutoğlu, o zaman ortada parti kalmayacak.


kaynak:chp.org.tr

 

Anahtar Kelimeler
YORUMLAR
 
 
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
Henüz yorum yapılmamış ilk yorum yapan siz olun...
2
Sağ 300x250 Reklam
YAZARLAR