Üst Header Banner Reklam
 
DAİŞ’İN TEMEL FELSEFESİ VE DİNİ REFERANSLARI
Bu rapor, kendine “İslam Devleti” adını veren Daiş ve dini anlayış bakımından ona benzeyen örgütlerin temel felsefesini ve dini referanslarını ana hatlarıyla tespit etmek ve kısaca değerlendirmek amacıyla kaleme alınmıştır.
19.08.2015 01:50:48
Bu haber 1266 kez okundu
DAİŞ’İN TEMEL FELSEFESİ VE DİNİ REFERANSLARI

 

 Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI

 

DAİŞ’İN TEMEL FELSEFESİ VE DİNİ REFERANSLARI

Bu rapor, kendine “İslam Devleti” adını veren Daiş ve dini anlayış bakımından ona benzeyen örgütlerin temel felsefesini ve dini referanslarını ana hatlarıyla tespit etmek ve kısaca değerlendirmek amacıyla kaleme alınmıştır.

GİRİŞ

Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’ı işgaline tepki olarak 2003 yılında “Cemaatü’t-Tevhid ve’l-Cihad” adıyla kurulan, sonra “elKaide”ye katılarak “Irak el-Kaidesi” olarak anılmaya başlayan, 2014’te hilafet ve İslam devleti iddiasıyla Irak’ın kuzeyi ve Suriye topraklarının bir bölümünü zapt eden örgütün tarihçesi, eylemleri ve propaganda dili gibi konular üzerinde yapılmış çalışmalar olmakla birlikte düşünce temelleri üzerine yapılmış yeterli bir araştırma bulunmamaktadır. Örgütün ilham kaynağı olarak gördüğü ve kendisini dayandırmaya çalıştığı Selefiliğe dair zengin bir literatüre sahibiz, ancak bizatihi Daiş’in dini referanslarına ilişkin kaynaklar yetersizdir. Şimdilik ulaşılabilen birincil kaynaklar örgütün internet üzerinden paylaştığı videolar, İngilizce yayımlanan “Dabiq” ve Türkçe yayımlanan “Kostantiniyye” dergisi ile sınırlıdır.

Raporumuz kısmen sahada doğrudan örgüt üyeleriyle temas etmiş kişilerle yapılmış görüşmelerin yanısıra, Daiş’in kendi yazılı ve görsel kaynaklarından, ayrıca örgüt hakkındaki rapor ve incelemelerden de yararlanılarak hazırlanmıştır.

Bu raporda örgütü ortaya çıkaran siyasi, sosyal, ekonomik amiller, uluslararası ilişkiler, Irak savaşının doğurduğu şiddet ortamı, örgütün ekonomik kaynakları ve uluslararası bağlantıları,

Maliki ve Esed’in mezhepçi politikası, sosyal medya üzerinden gençlikle kurduğu ilişkiler ve taraftar toplamak için başvurduğu metotlar, İslam’la yeni tanışan mühtediler üzerindeki tesirleri gibi konular özellikle ele alınmayacaktır. Rapor daha çok örgütün dini yaklaşım ve referansları ile sınırlı tutulmuş, diğer konulara ise ancak gerekli yerlerde işaret etmekle yetinilmiştir.

ÖRGÜTÜN DİNİ ANLAYIŞI ve FELSEFESİ

Ulaşılan yayınlarındaki üslup ve bilgilerden hareketle örgütün dine yaklaşımındaki temel epistemolojik problem “usulsüzlük” ve “dinin araçsallaştırılması” olarak teşhis edilebilir.

Usulsüzlükten maksadımız İslami ilimlerin her bir disiplini için yüzlerce yıl içinde inşa edilerek gelenek haline gelen yöntem ve esasları yok sayıp doğrudan dini metinlere yönelerek bunları bağlamından kopardıktan sonra ideolojik birer kanun maddesine indirgemek suretiyle nevzuhur bir din anlayışı vaz etme teşebbüsleridir.

Ayet ve hadislerin bağlamından koparılarak ideolojik sloganlara dönüştürülmesi, temel İslami kavramların yapıbozumuna uğratılarak içlerinin boşaltılması, İslami literatürde genellikle zayıf olarak kabul edilen apokaliptik rivayetler üzerinden bir kıyametsenaryosu kurgulanarak meşruiyet arayışı, kendilerine benzemeyenleri sapkınlık ve dinden çıkmakla suçlamaları gibi tali sorunlar da bu temel epistemolojik ve metodolojik sapmanın yansımalarından ibarettir.

Daiş’in düşünce çizgisi, bir yönüyle tarihte ilmi Selefilik olarak bilinen, İslam’ı en sade ve otantik haliyle anlama ve yaşama çabası olarak nitelenebilecek akımdan ayrılarak şiddet ve tedhişi esas alan politik bir “Selefizm”e dönüşmüştür. Zaman zaman medya ve akademyada hareketin bir yönüyle “Neo-Haricilik” olarak vasf edilebilecek bir İslam yorumunu çağ rıştırdığı iddia edilse de aslında İslam dininin ve medeniyetinin tarihinde hiçbir yeri olmayan yepyeni bir vaka ile karşı karşıya olduğumuz muhakkaktır.

Ne yazık ki bugün birtakım manipülasyonlarla, yanlış bilgilenme ve sapkın yorumlama stratejileriyle ortaya çıkan ve muazzam İslam’ın din ve medeniyetİslam mirasını çarçur etmeyi göze almış bir grup sözüm ona “aktivist Müslüman” yegâne Müslüman olma ve İslam’a sadık olma iddiasıyla İslam’ı bütün bir yeryüzü sathında gözden düşürmeye çalışmaktadır.

İslam, tarihinin hiçbir döneminde bugünkü kadar cahilce yorumların muhatabı olmamıştır.

Geçmişten hatırladıklarımız az değildir. Kimi İslamilik iddiası taşıyan hareketlerin Müslüman dünyasına da insanlık dünyasına da bıraktıkları miras ağır olmuştur. Terör dendiğinde hemen ilk akla gelen ve “ham yobazlıkla kaba softalık”ın ilginç bileşimlerini üreten Haricilik bugün Selefilik ve mezhepçilik üzerinden yeni ara yollar ve patikalar üretmeye, böylelikle de insanlığın ufkunu daraltmaya devam etmektedir. Bölgesel dinamiklerden üreyen ve hızla genişleyen bu hareketler uluslararası stratejilerin de birer parçası olarak bugün namlusunu Müslümanlara yöneltmiş durumdadır.

Günümüzde ortaya çıkan nesebi gayr-i sahih bu dini tezahür; İslam’ın cihanşümul hak ve adalet anlayışına,sevgi,şefkat ve rahmet mesajına gölge düşürmüş,medeniyet yürüyüşünü sekteye uğratmış, Batı dünyasında İslamofobik korkuların oluşmasına sebep olmuş ve medeniyetler arası çatışma üretmek isteyen görüş ve çıkar odaklarının aracı haline hâline gelmiştir.

Tarih boyunca İslam medeniyetinde baskın olmayan,şaz ve marjinal kalan bu anlayış,

önceleri tamamen selefe ve dini metinlere bağlılığı ifade ederken Moğol istilasıyla birlikte kendine bir zemin bularak yeni bir eylem ve hareket alanına dönüşmüştür. Daha sonraları Osmanlı Devleti’nin dağılma sürecinde dâhili ve harici etkenlerle siyasal bir zemin bularak varlığını korumuş hatta bazı devletlerin de resmi ideolojisi haline gelmiştir.

Hareketin kimi görüşlerinin Hanbeli mezhebinin Vehhabi yorumuna yakınlığı,yer yer İbn Teymiye’nin (ö. 1328) ve onun öğrencisi İbn Kayyim’in (ö. 1350) fetva ve eserlerine atıfta bulunulması, Rafızi olarak adlandırdıkları Şia’yı İslam dışı ve hatta kâfirlerden beter saymasının yanında kendisinden doğduğu el-Kaide’yi bile bugün artık tanımaması hatta bazı liderlerini tekfir etmesi dikkati çekmektedir.

Bugün Daiş markasıyla ortaya çıkan oluşum, kimilerine göre, İbn Teymiye’nin Moğol istilasına karşı o günün şartlarında geliştirdiği bir yaklaşımın el-Kaide tarafından güncellendikten sonra mutasyona uğramış bir hâli ve türevidir. İbn Teymiye’nin Moğol istilası döneminde verdiği bölgesel bir fetvanın, Afganistan’ın Rusya tarafından işgali üzerine el-Kaide tarafından evrenselleştirilerek güncellenmesi, bilahare Irak’ın Birleşik Devletler ve müttefikleri tarafından işgalinden sonra daha da sertleştirilerek yorumlanması ve bizatihi Müslüman halka karşı kullanılması tesadüf değildir.

İbn Teymiye’nin “Fetava-i Mardiniye” diye bilinen bir dizi fetvası işgalcilere karşı bağımsızlık savaşının meşruiyetini ifade etmektedir. Bugünkü otantiklik iddiası taşıyan ve kendisine ayet ve hadislerden mesnet arayan terör grupları ise modernite ile yüzleşmeksizin, modern hayatla hesaplaşmaksızın ama modernizmin etkisiyle ortaya çıkmıştır. Aslında bu örgütler ne modernitenin alternatifidir ne de ona verilmiş bir cevaptır. Bilakis her fırsatta karşı çıktıklarını düşündükleri modernliğincevap değil, bilakis modernizmin şiddete dayanan birer ürünüdür.

Afrika Sömürgeleri, Afganistan işgali, Bosna ve Çeçenistan savaşları, Körfez Savaşı ve Irak işgali gibi İslam dünyasının dini ve kültürel fay hatlarını sarsan büyük acılardan sonra bu anlayış sömürge, şiddet, savaş, işgal ve istibdatların gölgesinde yetişen “yaralı bilinç”lerin

ve “ölümcül kimlikler”in hatta Batı’da varlıkları ve kimlikleri yok sayılarak ötekileştirilen genç kuşakların, uğruna canlarını verdikleri ve insanları hunharca katlettikleri bir kurtuluş ideolojisine dönüşmüştür. İslam dünyasının sorunlu bölgelerinde varlığını kuvvetlendiren bu anlayış İslam’ın ilk fitne hadiselerinde ortaya çıkan harici unsurların düşünce, tavır ve diliyle birleşince bugün itibariyle Müslüman toplumlar ve İslam’ın bekası açısından en büyük sorun haline gelmiştir.

Bu anlayışa göre hakikat sadece “selef” adı verilen ilk üç neslin inhisarındadır. Ancak zamanla modernitenin etkisiyle ihdas ettikleri kendi hakikatlerini, ilk üç nesle izafe ettiklerinin farkında bile değildirler. Kendi hakikatlerine ve dini anlayışlarına inanmayanları, İslâm’ın ana yolunun tarih boyunca prensibi olan “ehl-i kıble tekfir edilmez” düsturunu yok sayarak kolaylıkla tekfir eden bu zihniyet, kendi dışındaki bütün inanış ve mezheplerle savaşmayı cihad olarak kabul etmeye başlamıştır. Bunlara göre halefin yani sonraki nesillerin Kur’an ve Sünnet yanında akla, re’ye, içtihada yer veren dini anlama metotları geçerli değildir.

Bu yaklaşımlar içinde, nasların günlük hayata uyarlanması alanında belli bir metodoloji takip edilerek teşekkül eden ve zamanla istikrar bulan fıkıh mezhepleri, tarih boyunca medeniyet

üreten bütün düşünce okulları“ehl-i bidat”; irfan geleneğimizin derunî dini tecrübesini yaşayan tasavvuf mektepleri de “ehl-i dalalet” olarak yaftalanmaktadır. Bütün tekkeler, zaviyeler, Hüseyniyeler, türbeler, tarihi eserler, yıkılması ve tahrip edilmesi gereken birer şirk unsuru olarak görülmektedir. Bu düşüncede Allah’ın cemal sıfatının bir tezahürü olarak İslâm medeniyetinin var ettiği bilim, sanat, estetik, edebiyat, bediiyyat ve mimarinin herhangi bir yeri yoktur.

Dini referansları bağlamından kopararak doğrudan birer kanunmetni gibi algılayan, Kur’an’la ilişkisi lafzi ve harfi, sünnetle ilişkisi zahiri ve şekli olan, Allah’ın insana bahşettiği akıl ve istidatları vahyin karşısına koyarak reddeden bu anlayış tarih boyunca İslam’ın ana yolunu temsil eden ehl-i sünnet yorumunu kendi tekeline alma iddiasıyla, diğer bütün Müslümanları ötekileştirerek mezhep çatışmalarına zemin hazırlamış medeniyet içi bir çatışma isteyen siyasal mühendisliklere hizmet etmeye müsait hale gelmiştir.

Ayrıca bu anlayış, ibadetlerdeki içtenliğin yaşanması, Allah sevgisinin mahlûkata şefkat olarak yansıtılması, yaratılanın Yaratandan ötürü hoş görülmesi, insanları rahatsız ve huzursuz etmekten sakınılması gibi ahlaki hassasiyetlerin kaybolup gitmesine,yerine, din adına baskı, şiddet ve zulüm üretilmesi gibi yanlış sonuçlar doğurmuştur. Başından beri İslâm medeniyetinin bir emaneti olarak kabul edilen ve Müslümanlarla birlikte yaşama ahlakı ve hukuku çerçevesinde iç içe olan ehl-i kitap ve diğer dini azınlıklar üzerinde korku üreten, asırlardan beri Müslümanlardan iyilikten başka bir davranış görmeyen Ezidileri bile katleden ve sürgün eden bu zihniyetten dolayı ne yazık ki barış ve esenlik dini olan İslâm, şiddet ve terörle yaftalanmaya, İslam toprakları da selam ve eman yurdu olmaktan uzak görülmeye başlanmıştır.

DEVAM EDECEK...

 

ORİJİNAL METİN DİYANET.GOV.TR

Anahtar Kelimeler
YORUMLAR
 
 
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.
Henüz yorum yapılmamış ilk yorum yapan siz olun...
2
Sağ 300x250 Reklam
YAZARLAR